28 Şubat 1997. Takvimler bu tarihi gösterdiğinde, Türkiye’nin demokrasi saati bir kez daha durdurulmak istenmişti. Dokuz saat süren o meşhur MGK toplantısı, sadece bir hükümeti istifaya zorlamakla kalmadı; bir toplumun inançlarını, yaşam tarzını ve özgürlüklerini "post-modern" bir cendereye soktu.
O günlerde meydanlarda, gazete manşetlerinde ve üniversite kapılarında yankılanan bir iddia vardı: "28 Şubat bin yıl sürecek!"
Peki, neydi bu bin yıl süreceği sanılan düzen?
Sincan’da tankların yürütülmesiyle verilen "ayar", yargı mensuplarına verilen "brifingler", medya eliyle köpürtülen korku iklimi ve en acısı da üniversite kapılarındaki "ikna odaları". Bin yıl süreceği iddia edilen şey, aslında bir toplumun yarısının diğer yarısına tahakküm kurma çabasıydı. Genç kızların eğitim haklarının ellerinden alınması, binlerce memurun fişlenmesi ve "irtica" adı altında yürütülen geniş çaplı bir cadı avıydı.
Ancak hesaplanamayan bir şey vardı: Toplumun vicdanı.
Demokrasiyi sadece bir prosedür olarak gören vesayetçi zihniyet, milletin ferasetini hafife almıştı. "Bin yıl sürecek" denilen o karanlık bulutlar, sandık önüne geldiğinde ve toplumun sağduyusu devreye girdiğinde dağılmaya başladı. Tarih, bize bir kez daha gösterdi ki; zorbalıkla kurulan hiçbir düzen, halkın rızasıyla kurulan düzen kadar köklü olamaz.
Bugün 28 Şubat’ı anarken sadece bir mağduriyet edebiyatı yapmıyoruz. Aksine, bir ibret tablosuna bakıyoruz. 28 Şubat, Türkiye için demokrasinin ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar dirençli olduğunun bir kanıtıdır. Vesayetin her türlüsüne —ister post-modern olsun ister klasik— karşı durmanın, temel hak ve özgürlükleri amasız fakatsız savunmanın önemini hatırlatıyor.
Bin yıl sürecek denilen o süreç, on yıl bile sürmedi. Ama o gün çekilen acılar, verilen demokratik mücadele ve milletin iradesine sahip çıkma kararlılığı, Türkiye’nin siyasi hafızasında silinmez bir iz bıraktı.
Şimdi bize düşen; bu acı tecrübelerden ders çıkararak, kimsenin kıyafetinden, inancından veya düşüncesinden dolayı ötekileştirilmediği, tam demokratik ve müreffeh bir Türkiye idealine sıkı sıkıya sarılmaktır. Çünkü demokrasi, ancak ona gerçekten inananların omuzlarında yükselir.
